iznik-sub

İznik Çinilerinin Tarihi

Dünya sanat tarihi içinde çok önemli bir yeri olan Türk çini ve seramik sanatının geçmişi 8. ve 9. Yüzyıllara, Uygurlara kadar uzanmaktadır. Ama asıl köklü değişim Büyük Selçuklular'la başlayıp Anadolu Selçukluları'yla devam etmiştir.

Anadolu Selçukluları, Büyük Selçuklular'dan kalan bu mirası, Anadolu'nun kültürel geçmişiyle birleştirerek başarılı bir senteze ulaşmıştır.

Günümüzdeki İznik Çini Sanatı'nın ana hatlarının oluşmaya başladığı  Anadolu Selçukluları dönemindeki ilk en önemli teknik gelişme, sırlı tuğla tekniği ve düz renkli çinilerdir. Bu dönemin renkleri firuze, kobalt mavi, patlıcan moru ve siyahtır. Bu renklerde üretilen sırlı ve sırsız tuğlalar, değişik düzenlemelerle, yatay, dikey, zikzak veya diyagonal kompozisyonlarla kullanılır.

Yine Anadolu Selçukluları tarafından çini sanatına getirilen bir diğer yenilik de Mozaik Tekniğidir. Geometrik kompozisyonların oluşturulduğu bu teknikte, bitkisel motifler, kufi ve sülüs yazılar kullanılmıştır. 16.yüzyıl ortalarına kadar süren bu teknikte renkler yine kobalt mavi, patlıcan moru, firuze ve siyahtır.

Sözünü ettiğimiz bu tekniklerin dışında, sivil mimaride ve saraylarda kullanılan farklı tekniklerle de karşılaşmaktayız. Bunlar minai, sıraltı tekniği ve lüster tekniğidir.

Minai tekniğinin en yetkin örneklerine,  Konya Alaadin Sarayı'nda rastlanır. Minai tekniğinde üretilen bu çiniler, mor, mavi, firuze, yeşil, kırmızı, kahverengi ve siyahtır. Bu teknikte boyaların bir kısmı sıraltına işlenir, bir kısmı ise sırüstüne işlendikten sonra ikinci kez fırınlanır. Bu teknikte tema, saray hayatını anlatan minyatürlerdir.

Firuze, kobalt, yeşil, mor ve siyah renkler kullanıldığı sıraltı tekniğinin en güzel örnekleri Kubadabad Sarayı'nda görülmektedir. Bu teknikte, boyalar sırrın altına işlenir ve sonra fırınlanır Bitkisel desenlerin yanısıra insan ve hayvan motifli bu çiniler, dünya sanat tarihinde önemli yer tutmaktadır.

Lüster Tekniğinin en güzel uygulamaları yine Kubadabad Sarayı'nda bulunmuştur. Kahverengi ve sarı tonlarındaki bu teknikte, gümüş ve bakır alaşımlı bir karışım sırüstüne sürülür ve ikinci kez fırınlanır. Bitkisel desenlerin yanısıra, insan ve hayvan motifleri de göze çapmaktadır.

Ayrıca Anadolu Selçukluları'nda kare, altıgen ve üçgenlerden oluşan düz ve yaldızlı çiniler de duvar süslemelerinde kullanılmıştır.

Çinicilik açısından sönük geçen Beylikler Dönemi'nin ardından, Anadolu Selçukluları'nın parlak dönemi, Osmanlılar Dönemi'nde sarayın büyük desteği ile gelişmiştir. Bu gelişim farklı tekniklerin, renk ve desenlerin oluşmasına yol açmıştır.

Osmanlı Dönemi çiniciliğine geldiğimizde, ilk olarak renkli sır tekniği ile karşılaşırız. İlk örneklerini  14. Yüzyıl sonu 15. Yüzyıl başlarında gördüğümüz bu teknikte beyaz astarlı kırmızı hamur kullanılır. Desenler basılarak veya kazılarak işlenir ve üzeri renkli sırla boyanır. Desenler bitkisel motifler, küfi, sülüs yazı ve süslemelerden ve geometrik motiflerden oluşur. Firuze, kobalt, leylak, sarı, siyah, fıstık yeşili, altın yaldız gibi çok farklı renklerden oluşan bu çinilerin en güzel örnekleri Bursa ve Edirne'deki camilerde görülür.

Erken Osmanlı Dönemi'nde, Selçuklu geleneğini sürdüren, günlük yaşantıda kulanılan İznik yapımı seramikler de vardır. Bu seramikler kırmızı hamurlu, şeffaf sıraltına, mavi, firuze ve mor renklerde boyanmıştır. Desenler çok çeşitli  bitkisel ve hayvan motiflerinden oluşur. Kompozisyonlarda  maden sanatının etkileri gözlenir. Bu seramikler Milet kazılarında bulunduğu için yanlışlıkla Milet işi olarak adlandırılmıştır. Ancak İznik'te yapılan kazılarda bu seramiklerin 14. yüzyıl sonuna doğru İznik'te üretildiği kesinlik kazanmıştır.

15. Yüzyıl sonu 16. Yüzyıl başı Osmanlı çini sanatı açısından yeni bir dönemin başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Bu dönemde geliştirilen ilk teknik mavi-beyaz tekniktir. 17. Yüzyıl ortalarına kadar süren bu tekniğin en belirgin özelliği sert ve beyaz  hamurdan üretilmesidir. Mavi-beyaz tekniğin desenlerinde yoğun olarak 15. Yüzyıl Ming porselenlerinin etkisi görülmektedir. Osmanlı saray nakkaşlarının elinden çıkan desenler, İznik atölyelerinde uygulanır ve pişirilir. Bu dönemde karo üretimi, evani üretiminin gerisinde kalmıştır. Üretilen karolarda ise altıgen form ön plana çıkmaktadır. Bu çinilere İstanbul Topkapı Sarayı'nda rastlamaktayız.

Mavi-beyaz dönemde yer alan desenleri Baba Nakkaş, Haliçişi olarak gruplandırabiliriz. Baba Nakkaş üslubunda, hatayi, rumi ve bulut stilize olarak kullanılmıştır. Ana renk kobalt mavi ve tonlarıdır. Haliçişi'nde ise helezonların üzerinde küçük yaprak  ve çiçekler yeralmaktadır. Bu desende karo üretimi yok denecek kadar azdır.

16.yüzyıl ortalarına kadar yanlışlıkla Şam işi olarak adlandırılan evaniler yine İznik'te üretilmiştir. Çiçek ağırlıklı bu üslupta, kobalt mavi, firuze yanında patlıcan moru, kimyon yeşili kullanılmıştır. Bu üslupta duvar karosu birkaç yapının dışında kullanılmamıştır.

16.yüzyılın ikinci yarısından itibaren çiniler kırmızı sıraltı tekniği ile üretilmiştir. Bu teknikle üretilen çinilerin üretim yeri yine İznik'tir. Osmanlı İmparatorluğu'nun en parlak dönemi olan Kanuni Dönemi'nde üretilen bu çiniler artık tam anlamıyla mimaride kullanılmaya başlanmıştır. Mimarbaşı olan Sinan'ın zamanın en görkemli yapılarında çini kullanmayı tercih etmesiyle ilgili olarak  karo üretimi evani üretiminin önüne geçmiştir.

Çini sanatının en parlak dönemini oluşturan kırmızı sıraltı tekniği karo ve evanilerde, kobalt mavisi tonları, firuze, yeşil, siyah, kahverengi, kabarık mercan kırmızısı kullanılmıştır. Desenlerde hatayi, rumi ve bulutlu kompozisyonlar uygulanmıştır. Saray Başnakkaşı Karamemi ekolü , naturalist üslupta lale, karanfil, sümbül, gül, zambak, menekşe, servi, bahardalları, asma yaprakları ve serbest kompozisyonlardan oluşmaktadır. Aynı zamanda kalyonlar ve balıksırtı desenler, hayvan figürleri çok çeşitli evani formlarda ortaya çıkmaktadır. Bu çinilerin en güzel örnekleri, Süleymaniye Camii, Rüstempaşa Camii ve Kanuni Sultan Süleyman Türbesi'nde bulunmaktadır.

17. Yüzyıl ortalarına kadar bu şekilde süren gerek karo gerekse evani üretimi, 17. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı Devleti'nin yaşadığı ekonomik sıkıntılar nedeniyle giderek bozulmuştur. Renkler geleneksel özelliklerinin dışına çıkmış, desenler özensizleşmiştir. Artık tamamen saray dışındaki müşteriler için üretim yapan İznik atölyelerinde saraydan gelen siparişlerin geciktirildiğine dair belgeler de bulunmaktadır.

18. Yüzyılda İznik atölyeleri tamamen kapanmış ve 14. Yüzyıldan beri faaliyet gösteren Kütahya önplana çıkmıştır.  Kütahya, İznik kopyaları olan karolar  ve serbest desenli, farklı teknikle üretilmiş evanilerdir. 19. Yüzyılın ilk yarısında Kütahya'da da durgunluk yaşanmış, 19. Yüzyılın ikinci yarısı ve 20. Yüzyılın başında üretim yeniden canlansa da kendi kimliğine kavuşamamıştır.

İznik atölyelerinin kapanmasıyla Kütahya'nın yanında İstanbul'da alternatif  bir çini merkezi kurulmuştur. Tekfur Sarayı adındaki bu imalathanede üretilen çiniler de İznik kalitesiyle boy ölçüsecek düzeyde olmamıştır. Tekfur Sarayı varlığını otuz kırk yıl kadar sürdürülebilmiştir. (Prof. Dr. Kerim Silivrili derslerinden)

ÇİNİ nedir ?

"Çini"; Osmanlı döneminde, sanatın en yüksek mertebesine erişmiş bir ürün olup hamurunda yüksek oranda  "kuvars" bulunur. Çininin özelliği olan sertlik, sağlamlık, renklerin canlılığı, parlaklığı ve derinliği; kuvarsın yoğunluğu ile sağlanmıştır. Asırlardır dayanan çinilerin renklerinin ve sır'ın bozulmamasının nedeni kuvars'dır. İznik'te 16. Yüzyılda yaratılan bu teknik son derece zor bir üretim şeklidir.

Çininin seramik  ile farkı kullanılan kuvars oranından kaynaklanır. Seramikte çok düşük  oranda kullanılan kuvars İznik çinisinde her 4 katmanda, ayrı karışımda kullanılır; bisküvi diye isimlendirilen ham karo, çizim kolaylığı sağlayan astar, metal oksitlerden oluşan renkler ve en son katman olan sır…

Türk  sanatında çini kullanımı 2 şekilde  tarif edilebilir. Mimarlıkta kullanılmak üzere üretilen çiniler ve eşya olarak (evani=tabak, çanak, bardak, vazo) üretilen çiniler.Her iki tür üretim de atbaşı gitmiştir. Çini üretimi 16. ve 17. Yüzyıllarda klasik Osmanlı mimarlığına paralel olarak büyük gelişme göstermiştir. Bu devir mimarlığının en önemli özelliği rasyonel oluşudur. Yapılardaki hacim ve  boyutlar büyümüş ; süslemeler azalmıştır. Bu devir yapılarındaki İznik çini kullanımı mimaride bir unsur olarak ortaya çıkmaktadır. Bu gelişmenin anahtar  şahsiyeti, Kanuni (1520-1566), II. Selim (1566-1574) ve  III. Murad' (1574-1595) ve saltanat yılları boyunca, yaklaşık yarım asır, Saray Başmimarı olarak görev yapmış Mimarbaşı Sinan'dır.

Sinan'ın eserlerinde aradığı, bütün mimari unsurları bir yapı birliği içinde birleştirmek olmuştur. İznik çinilerinin bu anlayışla en mükemmel şekilde kullanıldıkları yerler Rüstem Paşa ve Sokullu Camiileridir. Ayrıca Topkapı  Sarayı'ndaki bazı bölümler de vardır. Ancak, Sinan'ın diğer mimari çinilerini mekan ve yapı sistemleri bütünlüğünün bir parçası olarak kullandığı en önemli yapı Selimiye Camii'dir.

16. Yüzyılın ikinci yarısında Saray'a bağlı olarak çalışan 600 sanatçı mevcuttur. Bunların içerisinde 45'i tasarımcı ve ressamdır. Binalarda kullanılacak çinilerin tasarımları mimarları ile sanatçılarının birlikte çalışmalarının ürünleriydi. (Prof. Dr. Kerim Silivrili derslerinden)

16. Yüzyıl tekniği ile yüksek oranda kuvars içeren "çini" karolar imal edilmekte ve modern mimaride dekoratif bir yapı elemanı olarak kullanılmaktadır.

15. ve 16. Yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu medeniyet ve sanatında zirveye ulaşmış olan bu üstün eserlerin günümüzde yeniden üretilmesi sırasında aynı özgünlük ve estetik inceliğe ulaşması önemli ölçüde bilgi ve çaba gerektirmektedir.
16. Yüzyıl İznik çini sanatının dünya seramik literatüründe halen zirvede olmasından da anlaşılacağı gibi, İznik çiniciliğinin günümüz teknolojisine, kaliteyi ve estetiği bozmadan adapte edilebilmesi,  İznik Vakfı'nın 1995'ten sonra yoğunlaşan ısrarlı, kararlı ve sboyutlı gayretleri sonucu mümkün olmuştur.  Bu konuda önemli bir ayrıcalığa sahip olan Vakıf; İznik Çini Araştırma ve Geliştirme Laboratuvarı ve İznik Çini ve Seramik San.Tic. Ltd. Şti ‘ni kurmuş;  İstanbul Teknik Üniversitesi, Mimar Sinan Üniversitesi ve TÜBİTAK'ın yanı sıra Princeton Üniversitesi, MIT gibi kuruluşlardaki yerli ve yabancı uzmanlarla da çalışarak orijinal İznik Çinisi'ni üretmeyi başarmıştır.